27 Mart 2012

AS-Genden Karagöz Enden Hacivat (4)


Yol kenarında yatar bir yaratık, beti benzi atık. Yüzü insan, gövdesi köpek. Tüysüz derisinde var mıdır acep GDO’dan bir işaret?

Ekosistemin hızla değişmektedir dengesi. Kuruyup kalmaktadır canım dünyanın gölleri. Tehlikededir nice canlı türleri. Kim düşünür örneğin kuşları, sürüngenleri, memelileri; hatta ve hatta insan genli Havva ile Adem’i...

KARAGÖZ:
Kim andı şimdi bademi; bir de canım çekti ki mereti. Haydi buz üstünde badem satan seyyar satıcı kollayalım!
HACİVAT:
Aman KARAGÖZÜM, önce yakaları kolalayalım. Beyaz gömlekle iş ayarlayalım. Akıllarına estikçe işçi çıkarttırmayalım. Hernekadar:
İdeolojisini, şahsi, sosyal, siyasal, sendikal, sınıfsal mücadelesini, çıkar çekişmelerini, ismini burjuvaya kaptıran kesimse de, bırakalım ona kurban kesimini...
KARAGÖZ ABLA:
Aman keşke kimse sağlamasa hayvan katliamından geçimini ama diğer bütün canlılar, yaratıklar insanların hizmetçisi...
AYKANKA:
Kim yıkabilmiş ki hiyerarşiyi; insanoğlu dünyanın arşidükü. Şimdi tanrı katında gözü!
GENDENKA:
Çekme katı biz alalım denize karşı; mitinglerde patlatalım marşı; çekirge ordusunu gezdirelim çarşı çarşı...
ENDENKA:
Bizim milletin orman geçer içinden; ressam çıkar geçitten; dağ taş tüfekten olsa, uygun adım nehirden...

Patada patada yürümektedir yolda hayal turumuz; egzos dumanıyla sislenmektedir ufkumuz; Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla zehirlenmektedir hem bedenimiz hem ruhumuz. İki başlı dana gururumuz, üç ayaklı horoz onurumuz. Yol kenarında yatan ‘insan+köpek’ çifte standardımız...

KARAGÖZ ABLA:
Ay bu yaratık da ne, hiç görmedim ben böyle şey ömrümde! Bi-takdir-illâhi teâlâ, olabilir mi böyle korkunç bir soy Allah’ın takdiriyle!

HACİVAT:
İnsanın takdiriyle olabilir böyle korkunç bir son. Pek ziyade kibirle dolar GDO’lu pamuktan don!
KARAGÖZ:
Ne renk olsun dedin bizim perdede fon?
AYKANKA:
Aşk rengi olsun mavi pembe arası, fon renklensin, verilsin kahve molası...
ENDENKA:
Resmet aşkı maviyle, en uçuk pembelerle. Ne kalmışsa geriye, kat onları kalbine. Serseriydi merseriydi ama hâlâ yanarım ben o hayırsız Ekrem’e...
GENDENKA:
Gazi olur bir hece, ezilir bütün tümce, ceremesi yazara, esir olur bir hercaî güne!

Aşk da kokar mı GDO’lu parfümlere parfümlere...


Gece güne dönmektedir havaî fişeklerle. Binlerce Dolar havada yanmaktadır gösterişle. Kutlamalar tamam olur mermilerle, arkada birkaç ölüyle. Göğün altında her şey serbesttir insan eliyle. Ne denir bilir herkes gezegenimizin öküzün boynuzuna değen yerine. DESTUR! Hayal turumuz DErgâha Sokulur, TUR parası onluktur. Yaratımız Dilden ESen onurdur. TURa yazıya vurgundur. Yoksa yazara mı? Şeyler dünyasında her şey ele güne karşı süs, şatafatlı bir süs püs. Yaşanır bir sandıkla, Adem insanlara küs. Tevatırdır bu, arkası cümbüş!

KARAGÖZ:
Çüş derim bu kadar parayı havaya savurana. Vurgunu vuran vurana. Seyretmeye duran durana, ağzı açık ayran budalası suratlarla. Hepimizin vursunlar suratına ıslak çorapla...
GENDENKA:
Bundan sonra gezelim perdede kır atlarla. Kanatlı, boynuzlu at geni şaha kalksın GDO’lu kımızlarla!
KARAGÖZ ABLA:
Tırıs tırıs yürüsün, uyusun da büyüsün gen bebeğimiz, hızla yaklaşsın bize Marduk gezegenimiz...
KARAGÖZ:
Biz canımıza egemeniz. Biz arzı resmederiz. Bindiğimiz dalı keseriz. Kıkır kıkır güleriz...
AYKANKA:
Güleriz binlerce gülle yeni seneye; ne kaldı ki şunun şurasında 2012’ye!

ENDENKA:
Gulu gulu deriz tavşan genli, kedi benli binlerce hindiye!
HACİVAT:
Abarttınız iyice. Uydurmayın bilimden öte. Öleceksek ölelim ilimle...
KARAGÖZ:
Benim ilim bundan böyle Marduk. İyi kafiye olur içersem parkta gizli gizli birayı gluk gluk!
HACİVAT:
Sonra boylarsın hapishaneyi buruk buruk. Zaten herkes içerde, adam kalmadı ki davet edeyim, yesinler pilav zerde...
KARAGÖZ:
Hani nerde nerde! Yanında hoşaf var mı yağı buz kese?
KARAGÖZ ABLA:
Aman evde yüz vermezsin hoşafa, lâf edersin bizim sentetik çarşafa. Bütün gün döşenirsin GDO’ya, şaibeli aşılara. İşin düşerse sera hıyarını doğrarsın lâf salatasına...
KARAGÖZ:
Koydun mu Marduk çorbası benim sefertasına?
KARAGÖZ ABLA:
Ya koydum koydum, ben bu Marduk’un içini bir güzel oydum!
HACİVAT:
Fincanı taştan oyduysan, Marduk taşı olsaydı KARAGÖZ ABLA. Ben bu söylentilere hayranım valla.
AYKANKA:
Neden ki? Marduk gelecekmiş diyorlar, emr-i ilahî!
HACİVAT:
Hayranlığım hayal gücüne, bu vesileyle kendi perdemize...
KARAGÖZ:
Artık taşlarım ben senin evini Marduk eliyle. İki sene zamanımız var, meydan okuruz sırasız ölüme!
GENDENKA:
O gelmeden biz GDO’ları gönderelim Marduk âlemine. Seyircimizi kurtaralım, biz çıkalım kerevetine...

O an büyük bir patlama olur. Toz dumana karışır. İnsanlar, hayaller, meyaller kaçışır. Pembe mavi damarlı mermer benzeri taşlar önüne geleni sıkıştırır. İnsan insanla o hengâmede bile lâf yarıştırır. ‘Marduk indi, Marduk indi!’ diye bağrışır. Derken kesif bir kahve kokusu etrafa yayılır. Hemen herkes bu kokuya bayılır. Dağ taş kahve kesilir. Dünya Marduk Kahve Cenneti’ne dönüşür.

Oh der inler hayaller. Nesilden nesile sürer sahneler. Beşibiryerdeli kızlar çekerler halay, eşikte dantel örerken yaşlılar. Şeker pembesi göğe parmak basar çocuklar. Efeler diz kırarlar Zeybek’le. Yeni yaşamlar iner sahillere. Lâ sesinden bebek cilveleriyle, ümitli aşkların yazarı doğar bir eve. Lâtilokum gibi bir sıfat eklenir tüm hayallere.

Yıldızlar yağar üstlerine üstlerine, hepsi GDO’lu. Şeytanın sol ayağına bağlanan dilek çaputları GDO’lu pamuklu...


Ayten Suvak

Her şeye KARŞIN
Edebiyat-Sanat-Düşün dergisi
Sayı:17 Ocak-Şubat 2010

23 Mart 2012

AS-Genden Karagöz Enden Hacivat (3)


HACİVAT’ın lâfa girişi mani-dardır, oradakilerin hepsi kafadardır...

HACİVAT:
Araziden bir kesim
Reklâmlıktır bir isim
Satılıktır bir esin
Aşağı yamaçlardan...

KARAGÖZ ABLA:
Gelsin fikirler arkadan arkadan...
HACİVAT:
Validebağ korusuna inşaat yapacaklarmış; toplu konutları ağaçların tepesine oturtacaklarmış...
KARAGÖZ:
Vay başıma gelenler, bu ne iştir erenler, arazi mi kalmadı, Valide’yi deşerler!
KARAGÖZ ABLA:
Deşmedikleri ne var ki, sincapla çaprazlansın kedi, yılbaşında dört kanatla çıksın karşımıza hindi...
GENDENKA:
Delinecek gene şehr-İstanbul’un akciğerleri. Yapsaydık bari Valide kırlarında genetik atla bir gezi. Bütün bunlar GDO’lu kafaların marifeti...

Hep bir ağızdan:
Yürüyelim arkadaşlar, ileri!


Haydi yürüyün arkadaşlar, virüslere kalksın bu başlar, erken ağarmasın kaşlar...

KARAGÖZ:
Çıkalım açık havaya, gidelim semt pazarına, meyve yiyelim, şekeri, tatlıyı sürmeyelim ağıza...
KARAGÖZ ABLA:
Güneşlenelim, direncimizi güçlendirelim. Gereksiz antibiotikle iyi bakterileri öldürmeyelim. Virüslere kendimizi yedirmeyelim...
AYKANKA:
Hekimbaşı KARAGÖZ, kime görünelim, kime görünmeyelim?
HACİVAT:
Nasreddin Hocaya görünme de kime görünürsen görün! Ey bilim insanları, virüslerin başına çorap örün!
GENDENKA:
Hiç uğraşmayın öldüremezsiniz onları, gösterirler oradan buradan binbir suratı!
ENDENKA:
Virüs insanı gömer, hapşırıkla ömrü sürer, oradan oraya gezer ha gezer...
HACİVAT:
Gezelim görelim arkadaşlar, çok yakında ölüme de çare bulacaklar. Sıkı basalım yere, muz kabuğu bizi sendeletmeye...
AYKANKA:
Aslında bedava yaşıyoruz bedava. BEyinsel ve duygusaldır bu DAVA. Büyük mala büyük hava. Eşikte yenmez baklava. Davet gelir talepten arza. Arıza çıkarana bir bakla bir sopa. Varsıl da yoksul da koşar bu olguya. Alacak verecek vurur bir hırsa bir paraya...

Bizim grup şimdi geçmektedir karşıdan karşıya. Bakarlar bir sola, bir sağa, tekrar sola; dikkat ederler pizzacı motoruna. Hayret, hiçbir satıcı ‘ikizlere başlık’ diye mal satmamakta. Alıcılar düzgün giyimli, satıcılar üniversiteli. GDO’lu diş diş mısır yememeli...

KARAGÖZ ABLA:
Bak bey şu salatalara öbek öbek, uzat oradan bana şöyle dolgun bir göbek...
KARAGÖZ:
Acıktıysan alayım sana bir dilim lorlu börek!
HACİVAT:
Göbek dedi göbek. Sen at o kıvırcığa esaslı bir kötek. Olur mu salatada lahana gibi şiş göbek!
GENDENKA:
Gene gen girmiştir araya. Bütün kıvırcıklar başlar gebe kalmaya, maydanozlar ağaç olmaya...

Kalabalıkta zor ilerler grup HAYAL ÂLEMİ. Biri alsa eline kalemi, diğeri uçursa kerevizin kellesini. Buram buram koksa domatesin yeşilliği, diyorduuk, BURAM BURAM HASRET HANIM araladı gölge perdesini...

B.B.H.H:
Ayol mekânınız sahne olsun, pazar çantanız nevaleyle dolsun. Nereden nereye a dostlar, herkese hayırlı pazarlar!
KARAGÖZ:
Anlamadım kim kimi azarlar?
HACİVAT:
Belediyeciler ceza yazarlar, muz içinden balık çıkarır hokkabazlar...
KARAGÖZ:
Vay be onu da mı yaptı kumarbazlar! Bunlar bizimle oynarlar. Şeytanları bol olsun!
GENDENKA:
Sonbahar gülünün yaprağı solsun. Bisküviler, çikolatalar soyalı olsun. GDO’lar buzlukta donsun!
B.B.H.H:
Ay aşkolsun, içimi karattınız, sizin de perdeniz donsun!
KARAGÖZ ABLA:
Ay soğuk çıktı, ben de dondum. Haydi bey, dönelim geri.
KARAGÖZ:
Gözümün kaçtı feri. Haydi dostlar yürüyelim bir ileri, bir geri.

Bütün hayaller büzülmüştür. Yüzler süzülmüştür. Ee ne de olsa:
Güz döner kışa doğru
Eski girer takvime
Rücu eder zamana
İlerler kaynağa doğru...

Vitrinleri inceleye inceleye ilerler kafile; asıl insan bedenine bakmalı vitrin gözüyle. AYKANKA pek albenilidir mor gözlükleriyle. HACİVAT hep önden gider her ne hikmetse...

KARAGÖZ:
Yahu HACİVAT, sen önde ben arkada, döndük biz deve kervanına. Bu aldıklarımızı yükleseydik bari hayvanlara, para mı vereceğiz bir de hamala?
HACİVAT:
Sırtında küfesi, ensesinde bezi, başında kasketi, Eşekbağırtan yokuşuna sürer milleti.

KARAGÖZ ABLA:
Ay ben çekemem bu illeti. Kestirmeden gidelim, terletmeyelim bizimkileri...
GENDENKA:
İdmanlı olmak gerek, beden hamlamasın; gümüşten olsun hamam tasın; toksinler bir güzel atılsın...
ENDENKA:
Bioksin sürdüm kafama, umuyorum fırça gibi saçlar çıkar tez zamanda. Artık katkı maddeli yiyecek yemem, çorbayı hazırdan pişirmem. Yaparım evden sütlacı, ederim kurtlu kirazı, elmayı, ayvayı baş tacı...
KARAGÖZ:
Hani nerede var helvacı? Havuz balığıyla iyi gider iki kadeh rakı!
HACİVAT:
Pazardan al şarabı, azar azar yut hapı, zararlıdır fazlası, aşma sınırlarını, reis verir cezanı...
KARAGÖZ:
Yok ben duymadım ezanı mezanı. Nafileden tuttururuz artık sevabı.
KARAGÖZ ABLA:
Bir dirhem et örter bütün ayıbı. Dirhemleri şaşırma, yakından tanırsın obezite namlı pisboğazlığı.
KARAGÖZ:
Vallahi yapalım yarın sevabından şöyle güzel bir Boğaz sefası. Hay aklınla bin yaşa hanım!
KARAGÖZ ABLA: Aman sağlıklı yaşayayım, olmasa da olur hanım hamamım.
HACİVAT:
Öyle deme mal canın yongası, mülk ülkünün başka bir noktası.
AYKANKA:
Ne demişler maden çıkar doğadan, üşüdük be soğuktan, likit fonda paran var, kat çıksın piyangodan...
ENDENKA:
Ay benim uykum var, ay uyudu bak, bir de ben uyusam. Uyku tatlı bir ölüm, yaşamak bölüm bölüm, duyargalar uzayda, uzun uzun gülelim...
KARAGÖZ:
Ay canım Zeki Mürenim, cennet senin sesinle inlesin. Rahmet istedi canım; kim anarsa onu, Türkçe’yi en güzel söylesin...
KARAGÖZ ABLA:
Güzel söyledin de bey, gece indi neredeyse perdeye. Herkes çekilecek evine dizi seyretmeye. Özetten hemen geçiverecek esas bölüme...
AYKANKA:
Özet özüdür dizilerin, zevzeklik etmeyelim, eşsiz bir ihraç malı, tez konusu edelim...

KARAGÖZ:
Biz tez eve gidelim, haydi hanım...

Ayten Suvak

(Sürecek)

22 Mart 2012

AS-Genden Karagöz Enden Hacivat (2)


KARAGÖZ:
Hey be gözüne yandığımın insan soyu, kararttın enseyi, ağartamadın ufku, ağaç olduk burada beklerken kankayı!
KARAGÖZ ABLA:
Hiç gamlanma bey, çaprazlasınlar bakalım bitki ile, hayvan ile insanı.
Başka hiçbir şey verebilecek mi insana insanın verdiği tadı!
Eli kulağındadır, az sonra çalar bizim kanka kapıyı...
GENDENKA:
Cani ruhlar çoğaldı, biocanları esir aldı. Gen transferi insana mı daldı,
yoksa gen dizimi kaleye mi aldı!
KARAGÖZ:
Ay dizimi vurdum masaya, mısır şuruplu kanım akacak bizim hanımın çeyiz halısına...
KARAGÖZ ABLA:
Ay dedin geldi bak bizim AYKANKA!

Herkes bir ağızdan:
Hoşgeldin AYKANKA, sefalar getirsin zümrüd-ü anka!

AYKANKA:
Bir tanıdık demişti bana:
Ay tanrıçası mısın, avcı mısın? Doktorluktan anlar mısın?
Nabız almış başını, ateş sarmış bacayı. Hatır1 Natır1 birdirbir oynar,
domuzlar yer şırıngayı! Nasılsınız can dostlarım, sedirde yayılı mı postlarım, hemen oturup soluklanayım...
KARAGÖZ ABLA:
Buyurunuz efenim, sızlar benim kemiklerim, aç kaldı benim dördüz eniklerim, hemen kemik suyunu hazır edeyim...
ENDENKA:
Aman bebektir onlar, mamaya doymazlar. İyi besle KARAGÖZ ABLAM,
onlara da girmesin GDO’lu saçkıran!
AYKANKA:
Kıran kırana arayacağız hakkımızı. Hangi gözüdönmüşler rant çekerse
gen değişiminden, aşılar üreyecek virüs hücresinden, paralar uçup gidecek her yıl devlet hazinesinden!

Hep bir ağızdan:
İstemiyoruz Frankengıdaları, gûlyabani mamaları. Geri verin bize yerli tohumlarımızı, bereketli topraklarımızı!


Yaşasın Otlu Yaşam

AYKANKA en güzel köşeye kurulmuştur, fes rengi mindere vurulmuştur.
Misafirlikte kurallara uyulmuştur, umulduk değil, bulduk yutulmuştur...

GENDENKA:
Hay sen bin yaşayasın KARAGÖZ annem. Ne zaman çıktın kırlara, selâm verdin otlara, göz kırptın hindibağa?
KARAGÖZ ABLA:
Şifalı bitkiler, mevsiminde yenen yiyecekler, okul çocuğuna en değerli öğretiler. GDO’suzmuş güya meyveler sebzeler; beyanat verdiler...
KARAGÖZ:
Lahana, pırasa, kereviz, karnıbahar; balkabağı cevizle işe yarar!
ENDENKA:
Yedirmediler mi bize kabak genli karpuzu, köse şeftaliyi, kısır döngüyü?
AYKANKA:
Felsefemiz bol olsun kardeş, kısır tohumlu yiyeceklerle. Mercimek, pirinç borsası tavan yapsın ayı-boğa simgeleriyle...
KARAGÖZ:
Felsefemiz fasit daire çizsin
Edebiyatla
Liderdir o yakın arayla
Sevgi yarışında
Ergin akıldır her anlamda
Fikirler akar ırmakla
Erekler durmaz iki kez aynı noktada...
GENDENKA:
Zehirli tekstil boyalı giysiler olsun potada...
ENDENKA:
Bir buluz aldım bir liraya, çıkar durur boyası kovaya, kasteden kastedene sağlığımıza...
KARAGÖZ ABLA:
Hasret kaldık doğallığa, serdik kilimi kırlara, kargalara yem olmadık ama
keneler kastetti kaç tatlı cana...
KARAGÖZ:
Ne olmuş dedin patlıcana, neyin geni musallat olmuş ona?
GENDENKA:
Mis kokulu Arnavutköy çileğiyle, çıtır çıtır Çengelköy hıyarı yatmışlar musalla taşına...

Kapı tekrar çalınır tak tak tak; Karagöz’ün evi bu, hiç rahat durmaz tokmak...

KARAGÖZ ABLA:
Ayol bu ne hal HACİVAT BEY, sanki vermişsiniz meclise rey, ya da içmişsiniz dışalımdan bir mey!

Heyecanlıdır yeni misafir, titrer parmakları, yüzüğü safir. KARAGÖZ sorsun bakalım ona, HACİVAT, sinirler kaç watt, mahir mahir...

HACİVAT:
Sorma KARAGÖZÜM, yalansa önüme aksın iki gözüm, bir haber duydum ki yüzlerce olacak sözüm...
KARAGÖZ ABLA:
Hayrola HACİVAT BEY, hele bir soluklan, içmez misin oluklan bir kola ?
KARAGÖZ:
Ne dedin hanım, hangi yaka?
KARAGÖZ ABLA:
Yaşa dedim bey, sen çok yaşa...
AYKANKA:
Ya ya ya yaya olur
Arayan altın bulur
Şa şa şa varol olur
Aman veren olursa...
GENDENKA:
Ona yaka, buna yaşa, HACİVAT amca konuşsun söz veren olursa üstada...
ENDENKA:
Yıldızlar dik paşaya
Az biber koy paçaya
Kıvır pantalonları
Aç bağrını rüzgara...

HACİVAT birader biraz dinlenmiş, kendine gelmiştir. Aklında bakalım neler neler mimlenmiştir...

HACİVAT:
A dostlar, gün güzel havalandım, Validebağ korusundan yol aldım. Çamlıca’dan vurdum aşağı, koruda soluklandım...
KARAGÖZ:
Sorguda mı tutuklandın? Etme be birader, hangi konuya taş attın?
AYKANKA:
Kara karaya toslar
Atılır lâf ağızdan
Fasit daire patlar
Akar akıl damardan...

Kafa kafaya verip, çıkaralım sözü HACİVAT’tan zira her kafadan bir ses çıkmaya başlamıştır. GENDENKA TV’yi kurcalamaya, ENDENKA avluya
çıkmaya hazırlanmaktadır...

ENDENKA:
Avdan geldik geyikle
Varlık verdik çeyizle
Loş mekânlar bir hoştur
U dönüşü sedirle...

KARAGÖZ ABLA:
U dönüşü geyik muhabbetiyle, bırakın konuşsun adamcağız, öldürmeden siz lâfı eceliyle...

Ayten Suvak

(Sürecek)

20 Mart 2012

AS-Genden Karagöz Enden Hacivat


Karagöz Hacivat’ın evini taşlamıştır. Karısı da onu bir güzel haşlamıştır. Evin kedisi sütü dökmüş, karpuz genli bal kabağı ortasından ‘çattadanak’ çatlamıştır. Haberler komşuda patlamıştır. Kelaynaklar iyice traşlanmıştır. Bilimde genler en zengin kraliçe Elizabet’in tacıyla taçlanmıştır. Hayal perdesinde oyunlar makaslanmıştır. Dolma için sarı patlıcanlar bıçaklanmıştır, içinden bir balık çıkmış, o da anında haklanmıştır. İnsan geni dizimi keyfe odaklanmıştır. Bazı genler diğer türlerden araklanmıştır. Genetik ilmi at geniyle şahlanmıştır. İnsanın ar damarı çatlamış, yerine doğal gaz boruları peydahlanmıştır. Karagöz’le Hacivat evhamlanmıştır. Karagöz’ün karısı gece yarısı evden kaçmış, yarım saat sonra miyavlayarak tekrar içeri kaçmıştır. Acaba içine kedi geni mi bulaşmıştır? Bakarak anlaşılmaz, hayal perdesinden içeri dalmak lazım. Yiyecek sorumlusu levazım. Karagöz’ün kızı Gendenka’nın sorunu hazım. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla çalsın der sazım...

Kapı üç kere çalınır, belki postacıdır, o da üç kere çalar kapıyı...

Yok ya, postacı falan değil, kadının biridir karşımızdaki...

ENDERKADIN:
Merhaba kardeş, beni hatırlamadın mı? Üç yıl kadar önce taşınmıştım yanı başınıza. Benim kocanın biti kanlanıp kaçınca kalmıştım hani kuru başıma...
KARAGÖZ ABLA:
Haa tamam , hatırladım seni kardeş, lotodan yemiştin sen vurgunu, kocan oynamıştı sana oyunu...Ender Hanımdın galiba sen, buyur içeri Allasen. Bak bey kim geldi huu!

Başında bere vardır Ender’in. Başörtüsü uçup gitmiştir, belli ki şimdiki aklı daha derin...

KARAGÖZ:
Kiminle konuşuyorsun hanım badır badır, GENDENKA gösteriyordu bir katır, GDO’lara vuralım diyorduk bir iki satır...
GENDENKA:
Ben kaçayım, hazmı zor geldi sarımsaklı paçanın. Biraz dolaşayım sonra merkeze varayım, araştırmaya başlayayım...
KARAGÖZ ABLA:
Nereye GENDENKA, iş yerin sanki ENKA, önümüz bayram, gezersin kasaba kasaba, hele otur şimdi, ne palto yansın ne aba...
Bak tanıştırayım sana eski komşumu, KARAGÖZ alsın mangal odunu,
pişirelim karga genli bir danayı ya da istersen fare genli tavuk filetoyu...
KARAGÖZ:
Aa, hemen tanıdım seni, bizim tavla arkadaşı Ekrem’in Enderi ! Nasılsın be Ender kardeş, Ekrem’den olmazdı zaten sağlam bir eş. İyi olmuş gitmiş başından, maymunlardan gen alsın o en hasından. Buyur hoşgeldin, sefalar getirdin...

Ender Hanım daha rahatlamıştır, beresini başından alırken bir şeyi atlamıştır, peruğu sıyrılmış, ikiye katlanmıştır. KARAGÖZ ABLA bu sahneyle afallamıştır, Ender Hanımın adını ENDENKA diye dilinde yuvarlamıştır....

KARAGÖZ ABLA:
Ah canına yandığımın ENDENKAM, nereden geldi sana bu GDO’lu kan?
ENDENKA:
Hiç sormayasın ablam, bende kalmadı kan man. Kat kat yedim bozuk organizmaları, çıkıyor işte şimdi foyaları...
GENDENKA:
Genden kadın geldi
Enden hücre daraldı
GDO'dan erkek geldi
GovTır'dan puan aldı
Yerli tohumlar yaya kaldı
Dışalım start aldı
Mısırla soya yarışı kazandı
Meyveler sebzelere kafa attı
XX-XY haritası tutmadı
Genler topu patlattı
GDO aşka el attı
Kısırlıktan sınıfta bıraktı...

KARAGÖZ ABLA:
Bizim talihsizi de saçsız bıraktı. Ah gülüm üzülme, şimdi has zeytin yağından gelir sana bin çareli reçete...
KARAGÖZ:
Hasını bulamazsan zeytin yağının, suyu mu çıktı kolera bakterili yoncanın, akrep genli pamuk yağının!
GENDENKA:
Tavuk genli patatesle, balık genli domates suyunun mu suyu çıktı dersin KARAGÖZ babam, ah sen gözlerinle de sözlerinle de ömürsün anam...
KARAGÖZ ABLA:
Ah dokunmasalar bari canım zeytin yağımıza, heybetli ağacımıza. Ah insan değişir mi acaba onu çil çil altına! Zeytin ki:

Zevkle yenen en has bitki
Evrenin belki de ilki
Yatırım yapar en az bin yıla
Tazedir her dem mihrap dalında
İnsan onunla tanısın zirveyi
Nur inerken ulu ağaca...

ENDENKA:
Ben de derdim kazık atarım dünyaya, ayarlanmışız tanrı eliyle en az yüz yıla, yaşarım sıkarsam dişimi tatlı bir nine olmaya...
GENDENKA:
Genetik mevzuat duymasın bu lâfını, salar üstümüze deli danayı...

KARAGÖZ’ün gözleri evrenin kara delikleri. Hırstan tuttu bir allerji krizi,
üstüne üstlük bir de böbrek yetmezliği. Demek ki hepimizi üs tutmuş bu GDO’lu ürün rezaleti. Önümüz ebedî yas günleri, sayalım bir bir varsa düzgün genleri...

KARAGÖZ:
Kısırlaşan nesilden
Açılan perdelerden
Sağ kalma hünerinden
Işıklar tükenmeden
Mustafalar filminden

Kemal Atatürk’ün izinden
Ağırlaşan geçimden
Sesli sedalı ölümlerden
Irzı GDO’laşan tabiat anneden
Maarifin saatli takviminden

Nasıl emekle ürerse tez
Onlarca yüzlerce kez

Masal gibi ürer bırakırlarsa düzgün genlerden Atatürk’ün düzgün soyu
Itıra kokarsa kasımpatı
Sulhla uzarsa barışın boyu
Asırdan türerse muasır kolu
K ile açılır bakarsınız Türk’ün de kardeşliğin de yolu...

KARAGÖZ’ün güzel gözlerinde parlar iki damla gözyaşı, halis muhlis GDO’lu...

Ayten Suvak

(Sürecek)

18 Mart 2012

AS-Şehitlerimize...


Şen giden var mıdır ölüme
Ecele bir selâm eden iki elle
Hayatla ölüm iki canbaz
İncecik kıldan ince çizgide
Tabutla gidilen son evde
Lekesiz dupduru bir beyazlık
En derin karanlığın içinde
Resimlerde askerlik hatırası
İzinlerde çarşı pazar molası
Mehmet olur ancak her askerin adı
İmtiyazlı imtiyazsız sınıflı sınıfsız
Zemin kaygandır hayat gibi tıpkı
Emirlerse kıldan ince kılıçtan keskin

Tüm şehitlerimize saygımız engin...

Ayten Suvak

14 Mart 2012

AS-Tıp Tıp Tıp...


Tıp Tıp Tıp

Ter damlaları
Islanan yastıklar
Pantuflu terlikli hasta

Tepinen çocuklar
Ihlamur içen yaşlı
Panjuru indiren refakatçi

Topuzlu hemşire
Isınan hasta yakınları
Pastayla kahve

Bembeyaz önlükler
Aranan kan 0Rh-negatif
Yan odada veremliler
Resim için poz verenler
Aranan kan bulunmuştur
Maske takan operatörler
Iraksak mercekleri silenler

Canlar feda olsun
Alınan her nefese sağlıkla diyenler
Tıp tıp tıp dans edenler
Bu bayram sizin
Kutlu olsun...

Ayten Suvak

09 Mart 2012

AS-Anlaşıldı mı İstanbul?


Gecelere akıyorlar her gece
Kadın başımızayız biz de bu gece
Konumuz: Binbir Gece
Anlaşıldı herhalde

İstanbul’da kaç bar var
Yıkacağız biz bu gece
Bizim sıfatımız da hergelece
Anlaşılmadıysa bize ne

Dalıyoruz birinden içeri rastgele
Her yer karanlık bir biziz pespembe
Bir kara bir kuzgun müzisyen sahnede
Çal çal çal bizim için çal hercaice
Çalsana be hey çal çal bu gece
Gülümsemeyiz artık biz şirince
Masum değiliz işinize gelirse

İstanbul bir âfetse
Biz daha bitirimiz kahpece
Satmayız ama hiçbir şeyi
Çünkü alacağımız var her köşede
Beyoğlu’ndan Nişantaşı’na
Yürüyeceğiz bu gece erkek yüreğimizle

Bu gece ve her gece
Tıkır tıkır topuklarımız ipince
Sesimiz çatallı nefesimiz biralı
Ama nâralarımız nazikçe

Lütfen yolumuzdan çekilir misiniz
8 Mart’tan kalmayız biz bu gece ve her gece...

Ayten Suvak

08 Mart 2012

AS-In Vino Veritas


Gerçeklik şarapta

Mayalana mayalana

Son halini bulsa da

Bütün bir varilden

Şişe şişe dolar parçalara

Post-modern


İyi saklansa da NŞA

(Normal Şartlar Altında)

Bozulur gider çürük detayından

Aptal kalitesiz bir mantar gibi


Oysa bilinedir ki

Ayrıntıda gizlidir

Bütünün değeri

Bilinir de bilinmez

Cosi

In Vino NON Veritas

Yani

Normal Olan Ne

Cherry baş



Ayten Suvak



AS-Kadın Olmak


Kırıta kırıta yürümek midir
Aptal aptal süzülmek midir
Dağa taşa çamaşır sermek midir
Isıtıp ısıtıp pilavı yedirmek midir
Ne olacak kadındır diye öldürülmek midir

Okula gitmeden evlendirilmek midir
Lâk lâk edip eksik etek giymek midir
Mal olup tüketime sürülmek midir
Açıkta kalmasın aman diye örtünmek midir
Kan ter içinde erkeğe yenilmek midir

Küt küt yiyip içip şişmek midir
Anne olup şehit ardından dövünmek midir
Dar güne altınları bir bir dizmek midir
Iskartaya çıkıp kumayla ezilmek midir
Nedensiz yere dayak yiyip içlenmek midir

Off bu –midir-ler hiç bitmeyecek midir
Lâf olsun diye bari
Mart 8 geldi gene gari
Atılacak nutuklar ileri geri
Kadın-erkek elele dinlesinler he mi?

Ayten Suvak

29 Şubat 2012

AS-Kapılar Açılır Kapanır


Kapılanırsın umutlara
Açılsa da açılmasa da
Paspas olursun yollara
Islanırsın nice saçaklar altında
Leblebi atarsın yağmur damlalarına
Ayakların vurur durur tahtalara
Resti çeker açılmaz kapılar sana

Aslında neye yarar kapılar
Çatılar olmayınca
Ilgıt ılgıt açılır sanki sabah rüzgârına
Lâle işlense ne olur tahta oymasına
Iskartaya çıkar kurtlarla oyula oyula
Ruhu kararır bir el tokmağı çalmayınca

Kapılar çelik çelik çarpar suratına
Ağlama zaten işlevi kalmaz tekrar açılmazsa
Pes edersen hiçbir kilidi açtıramazsın anahtara
Ardına kadar açıktır belki
Nedense varamazsın ayırdına
Ihlamur ağacı bitiverir yanıbaşında
Rastgele açarsan kapını sıcak bir dosta...

Ayten Suvak

14 Şubat 2012

AS-Neymiş?


Neymiş?

Sensizlik sefillikmiş
Evlilik delilikmiş
Vermeden almayı bilmekmiş
Germeden koparmayı denemekmiş
İlla ki aşk olsun diyorsan
Leblebi çekirdek gibi aşkı yemekmiş
İnan ki aşkla da aşksız da sürünmekmiş
Mağaza mağaza dolaşıp hediyelerle sevinmekmiş

Neymiş
14 Şubat 2012 imiş...

Ayten Suvak

04 Şubat 2012

AS-Aşksever


Ne var böyle dersin aramızda

Kâh şarap gibi şırıl şırıl akan

Kâh yanardağ gibi fışkıran

Kâh bir sokuş gibi zehirleyen


Arsızca kaybettiğimiz

Aşkoldum delisi bizler

Sıkılsak ne olur üzüm gibi

Şarabımıza aşkolasıca


Al kol larımızı sarılmadıkça

Kuğu boynuna yaşam şişemizin

Boşa akmasın gülüşlerimiz

Bir şarap kupasına dökülmedikçe


Bir içen bulunur

Biz içmedikçe

Nasıl olsa

Aşkolur
Hiçbir şey olmasa...



Ayten Suvak

09 Ocak 2012

AS-Şarap Şarap...





Şarap şarap diye inledim

Ama tembellik işte

Çıkıp almaya üşendim

Dün gece

Kardeşime ısmarladım

"Tamam" dedi inandım

Hay inanmaz olaydım

Aklı bir karış havada sambacı

"Şarap bulamadım al kutu birası"

Demez mi

Bu kız da onu yemez mi

Yedim ama bir hindi budu

Yanında bir duble rakı

Nuh Nebi'den kalma etiketi

1978 Yeni Rakı

Sanırım unutmuş babamın ruhu

Okudum üfledim

Fani yıllara

Bir de Cennet'deki karlara

Deniz gibi

Sarhoş dalgalı

Mübarek işte

Yeni yılda çekilişte

Gene ıskalandım

Bu gidişle

Anti-insan olacağım

Kuyruklu yalan vallahi

İnsan hali kuş misali

Yemezse evi

Ortanca kedisi...


Ayten Suvak



30 Aralık 2011

AS-Hey 2012!


Yeni Yıl Kutlaması

Yan gelip yatmayalım
Eğlenelim coşalım
Ne olur ne olmaz
İz kalır dünya kalmaz

Yenmek yenilmek biter
Iskartayı çeken alır ruhunu gider
La havleyi 2012 çeker

Karaların denizlerin
Ufuktaki güneşlerin
Top top bakan mehtapların
Leylim leylim yılbaşı şarkılarının
Açılmayan AB-ı hayat kapılarının
Marduk gelsin hayırlısıyla hakkından
Akşamın hayrını işe karıştırmadan
Sabah şekeri yapalım kaya parçalarından
Irak yıldızlarda şampanya patlamadan...

Ayten Suvak

13 Aralık 2011

AS-Sonuç-Sebep




Çapraz çapraz uçsam ben de
Uçaklar gibi
Bir de baktım
Gökyüzünde bir işaret
Artı mı haç mı dik açı mı
Yorumlama serbest
Yorumladım ben de
Dik açıyla gelen mutluluklar
Radikal karşı çıkışların
Sonuçlarıdır
Beğenmedim
Sebeb-sonuç oldu gene
Ondan bıktım
Açık düşünürler gibi
Hah hah hah
Yani ben de...

Ayten Suvak

24 Kasım 2011

AS-Kim?


Kim ?

Kim geçer anne yerine
Öğretir dünyayı hece hece
Önce büyük sonra küçük harfleri
Yazdırır iki ortalı süslü deftere

Kim koşar imdadına
Korkup ağlayanın
Altını ıslatanın
Silgisini kaybedip
Arkadaşını suçlayanın

Sırasında kim olur baba
Amca dayı kardeş icabında
Kim yüz sayfa ceza verir
G’nin şapkasını unutana
Kim yatırır kabahatleri
Sırdaş hesaba

Kim öğretir balık tutmayı
Yaşamın kıyısında
Yıllar sonra bir buket çiçek
Bir kutu şekerlemeyle
Sımsıcak kucaklanan
Kimdir hiç unutulmayan

Öğretmendir öğretmen
Hakkı hiç ödenemeyen...

Ayten Suvak

22 Kasım 2011

AS-Tövbe Tövbe...




Bir ömür yetmez
Bir çocuk sevdinse
Deli yüreğinde

Öyle bir geçer zaman ki
Çiçek takside
Lâle devriyle

Çocuklar duymasın ama
Al yazmalımdır
Behzat Ç.

Hanımın çiftliğinde
Mutsuz evkadınlarından değildir
Bizim yenge

Pis yedili seyirci toplamazsa
Kurtlar vadisinde
Fatmagül'ün suçu ne?

Kuzeyden güneyden gelir
Düriye'nin güğümleriyle
Muhteşem yüzyıla cariye

Yerden gökten aşk biter
Kızın adını Feriha koyduysan eğer

12-13 bölümle biten dizilere
Tövbeler tövbesi etmek yeter
Ezelden beri
Binbir gece süresince...

Ayten Suvak

15 Kasım 2011

AS-Balkona Çıkma C(i)hat Yap...



Nasıl ki Kontrollü Araç Trafiği direksiyon başına geçince aşırı adrenalinden canavarlaşan “insanlar” için devreye sokulmuştur, Canavarlığı Kontrol Mekanizması da yoldan çıkmışlığı yola getirmek üzere işleme konulmalıdır.

“Seni sollamaya çalışan araca karşı kibarlık sökmez, acımasızca haddini bildir!” der iç ses. Acı acı siren çalar dış ses, kontrol elden çıkmıştır bir kez. Canavar şahlanmıştır; kendini, arabanı cümle aleme gösterme anıdır. Eski marka “Düldül”leri Bülbüldere’ye gönderme zamanıdır. Akrep ne ki, jaguar gelse ezilmeli hezeyanıdır.

Hamlet’in seyircisi ve söyleyecek dizeleri olmasaydı, intiharın başdöndüren büyüsünü hissedebilir miydi? İşte sürücünün de seyircisi var, büyüye varsın tanık olsunlar. İnsanı asıl besleyen nefrettir. Ondan doğan fikirler asaletlidir. Nefretin yeri Cennet’tir, mertebesi şehadettir. Bunu bilmeyen anti-teröristtir.

Kontrollu Canavarlık Kursu’nda bu fikirleri kanınıza sokan asi yazar Jean Genet’dir. Kötü zevkin uyumunu denge olarak görmesi kursumuzun dayandığı ana temeldir. Şiddet bizi rahatsız eden bir sükûnettir buyurmuştur kendisi.Bu şu demektir ki:

Rahatsızsanız buyurun heyecana
Nerede şiddet orada bereket
Kaptırmayın kendinizi rahatlığa
Uyuşmak yaramaz insan olana
Balkona çık şöyle bir bak etrafına
Aklını başına topla
Objektif bak durumlara

Batı kültüründe yer alan “Balkona çıkmak” deyimini yazıya sokmak üzere uydurduğumuz dizeler, şiddetin ruhu rahatlattırdığı iddiasına şiirsellik katmak içindir.
Bu deyimin gereği olarak, duygusal patlamalara duygusal reaksiyonlar vermemek için balkona çıkmalısınız. Oradan sizi sıkan durumu metaforik olarak kuş bakışı incelerken, olayın hem içinde hem dışında yer alabilirsiniz. Okudukça ve seyrettikçe sizi boğulma raddelerine getiren insanî canavarlıklardan kendinizi soyutlamak için çıkarsınız balkona. Soluklanırsınız derin derin. “Neler oluyor böyle! Çivisi mi çıktı bu dünyanın!” demenin tam sırasıdır. Siz balkonda soluklanıp dururken ve olaylara hâkim bir konumda olduğunuzu düşünüp böbürlenirken Papa’nın balkonunda da sanabilirsiniz kendinizi hayalinizin yettiği ölçüde, işte Roma’yı ve Dünya’yı kutsadınız bile:

Urbi Et Orbi
Kutsadınız Dünya’nın çıkan çivisini, ama temelli kaybetti dinî dengesini!

Balkonlarıyla ünlü yüksek otoriteleri, Papa’yı, Hitler’i, Mussolini’yi ya da seçmen kapmaya çalışan politikacıların nutuk attıkları balkonları; Romeo-Juliet’in ya da uzun burunlu Cyrano’nun edebî balkonlarını ve son bir örnek olarak da, tarihe mal edilmeye değer bulunmayan uslu kadınların “ büyük balkon” diye anılan iri göğüslerini bırakın bir yana, hem “kontrol” hem “zevk” içeren “bakma ve hükmetme” eyleminin marazî deyimine yüksekçe bir tepeden trafiği izleyerek de katkıda bulunabilirsiniz. Bir kaza olsa da ölü görsek gibi canavarca bir zevkle gözlerinizi kırpmadan seyredersiniz trafik canavarını bir vukuat yapsın diye. Balkona çıkmak deyiminin içerdiği gibi olayın hem içinde hem dışındasınızdır o an. Bu evrede Canavarlığı Kontrol Mekanizması devreye girmeli ve sizi içinizdeki şeytanla birlikte kutsayıp, iyi meleğe döndürmelidir. Yazık ki kutsamaların da ölçüsü sınırlıdır ve kimi zaman da etkisizdir. Öyle ki evinizin balkonunda nefeslenirken bile canavarlığın hedefi olabilir, manyak bir taraftar kurşunuyla insanlığınızdan edilebilirsiniz.Günümüz liderlerine önerilse bile “Balkona çıkmak” tekin değildir; onun yerine, ne kadar sıkılsanız da, salonda oturup internette sessiz C(i)HAT yapsanız insanlığınız bir süre daha sizi idare edebilir...


Ayten Suvak











10 Kasım 2011

AS-Asla...


Asla...

Andıkça seni varız
Türküz biz ayrılmayız
Aklanır arınırız
Mert insan soyundanız

Ağırdan ilerledik
Tersyüz ettik giyindik
Aşkımız cumhuriyet
Muasır medeniyet

Aştık senin izninle
Terütaze kimlikle
Anılar içimizde
Marş marş Yeni Türkiye

Asırlar geçse
Tarihler silinse
Aşıklar ölse
Memleket göçse

Halkın seni taşır ebediyete...

Ayten Suvak

04 Kasım 2011

AS-Kurban 2011


Kurban 2011

Angustan sorulur
Avrupa yakası
Ecnebidir fiyakası
Asya’yadır cakası

Fiyat uygunsa da yerlide
Rakip sayılmaz ithal ürüne
Kurban oluruz 2011 kere
Anguttan angusa geçtiğimizde...

Ayten Suvak

29 Ekim 2011

AS-Cumhuriyet 2011


Çifte Sonsuzluk
88. Yılda

Ceviz gibi yağı çıkasıya dövülür
Ufak ufak parçalar öğütülür
Memur kısmıyla yürütülür
Haremden selâmlığa demokratça yürünür
Un sermeye köprüler örülür
Resmî geçit sivil havaya büründürülür
İçimi Amerikan kahvesi ocağa sürülür
Yakın tarih haşemayla örtülür
Evden eve vatandaşın kulağı bükülür
Taptaze bir 29 Ekim yaprağı daha dürülür...

Ayten Suvak

28 Ekim 2011

YG- Beni şaşırttın

Aklım almadı, kelimeler kifayetsiz. ilk defa şaşkın ,ne denir?
İyi ki seni tanımışım Sevgili Sinan. Beni şaşırttın...
Ruhun şad olsun....

20 Ekim 2011

AS-Yanarak


Yanarak


Yazılmamış şiir mi varmış
Bu yüzden aşık oluyorum her günbatımında
Ne sabah ne öğleüzeri yoktur bir benzeri
Ben de bütün duyguları saklıyorum akşama

Her şey denenmiş sanki bu dünyada
Ben de yanıyorum bir yenilik uğruna

Duyumsuyorsun değil mi nasıl alev alevim
Yanan çok var be sevgilim diyeceksin
Ama inan ki başka yanan yok benim gibi
Yalaza yalaza...

Ayten Suvak

14 Ekim 2011

AS-Kenan'a...


Düz Beste

Sana kal diyorum

Yarım ağız yalanlarıma bakma

Dolarım bir tüketici gibi ruhuna

Üzülürsün ama sen bilirsin


Sen iyisi mi git Kemanî Lanota

Çıplaksın bir bebek kadar masum

Son bir kez tüket beni arzum

Kıyamam sana git Kenanî Lanota


İsmin saklı bağrımda

Şimdi besteleyeceğim seni

Sol fa sol la

Ah canım Kemanî Lanota


Ayten Suvak

12 Ekim 2011

AS-Soruşturma


Bahar gelir kahırla
Koyun girer ahıra
Soruşturma var elbet
Maniyi yazmayana

Kenan gitti kenana
Cennet sığmaz mekâna
Haydi dostum mani yaz
Ben gelemem azaba

Ayten Suvak

09 Ekim 2011

Sevgili Dostum...

Bir yıldız daha kaydı ışığını arkasında bırakarak...

Seni özleyeceğim sevgili dostum.

Kiraz Gökırmak

AS-Sevgili Kenan Sinanoğlu

Ruhun Şad Olsun Kenan Sinanoğlu

Bir Kenan Sinanoğlu geçti yaşam karelerinden
Keyif aldı mizah verdi bütün kelimelerden
Bir Gül Hayats çıkardı ruh penceresinden
Bir sevgi bıraktı geriye en derininden...

Ayten Suvak

Yaşam Tiyatorası: 1591 G�lhayats İstanbul - Kenan Sinanoğlu

Kenan Sinanoğlu 13 Eylül 2011'de aramızdan ayrıldı. Ruhu şad olsun, sonsuza dek bir "Gül Hayats" yaşasın...

Ayten Suvak

29 Eylül 2011

Aşka Dair Bir Dialog

- Biliyor musun artık aşkı aramadığımı anladım.

- Nasıl yani, aşık olmak istemiyor musun?

- Eskisi gibi olsun istemiyorum, aşk bir yerde kendini kaybetmek, bir başkasına teslim olmak demek çünkü.

- İyi de gönüllü bir teslimiyet bu, en azından aşkı tüm coşkusuyla yaşarken hissettiklerini düşünsene şöyle bir; ayaklarını yerden kesen o heyecanı, sabah uyandığında içine dolan yaşam sevincini; giyinirken, saçlarını tararken, makyajını yaparken kendine gösterdiğin özeni, gözlerindeki ışıltıyı, yanaklarındaki pembeliği, her gün geçtiğin yollarda giderken sanki başka bir dünyadaymışsın gibi düşünmene neden olan ruh halini, en ciddi ortamlarda bile yüzünden eksik olmayan o tebessümü… Sırf bu anlar için bile değmez mi yani?

- İnanması zor ama ben tüm bu söylediklerini birine âşık olmadan yaşayabildiğimi fark ettiğim için artık aşkı aramadığımı anladım zaten. Kendi kendime yetebildiğimi görüyorum, sırf var olduğum için mutlu olabildiğimi… Bir süredir sabahları uyandığımda sözünü ettiğin sevinç kendiliğinden, nedensizce ortaya çıkıveriyor, o sevinçle giyiniyor, saçlarımı tarıyor, makyajımı yapıyorum, aynaya baktığımda gözlerimin ışıl ışıl parladığını görüyorum, her gün geçtiğim yollarda daha önce algılamadığım güzellikleri algılıyorum; ağaçların yaprakları arasında ışıldayan güneşle cilveleşiyorum, bir evin bahçe parmaklıklarından başını uzatan küçük bir çiçeği koklayabilmek için karşı kaldırıma geçiyorum, işe biraz geç kalacağımı bilsem bile yol üstündeki küçük kahvede kendime bir çay ısmarlıyorum, şehrin onca gürültüsüne rağmen martıların çığlıklarını işitebiliyor ve gözlerimi kapatıp bir süreliğine ben de onlarla birlikte uçabiliyorum, sonra yüzümde bir tebessümle açıyorum gözlerimi… Ve bunların hepsini hayatımda bir başkası olmadan, aşkın büyüsüne kapılmadan yaşayabiliyorum.

- Böyle hissetmen çok güzel ama yalnızlığı aşka tercih etmeni anlayamıyorum yine de. Birine dokunmanın, sarılmanın, el ele yürümenin, güzel bir yerde yemek yemenin, sohbet etmenin doyumundan mahrum bırakıyorsun çünkü kendini.

- Sen beni yanlış anlıyorsun, ben kendimi aşka kapattım demedim, artık aşkı aramıyorum dedim. Pek çok kişi, benim aşık olmadan hissedebildiğim güzellikleri sadece aşkın etkisiyle hissedip ancak bir başkasının varlığı sayesinde sevinç duyabiliyor hayattan, yaşadıkları o bir başkası ile anlam kazanıyor. Sonra, aşk bittiğinde tüm o güzellikler de solup gidiyor, bir süre önce görülenler görülmez oluyor, aynadaki yüz değişiyor, gözlerdeki ışıltı kaçıyor, geçilen yollara kasvet çöküyor, güneş her zamanki gibi parlasa da yüreği aydınlatamıyor, bahçelerdeki çiçekler bile boşuna açıyor. Demek ki aşk gelip geçici bir mutluluk yaratıyor, oysa âşıkken bize mutluluk veren şeyler aslında hep buradalar ve ben her daim onların farkında olup değerini bilirsem aşk geldiğinde artı mutluluklar getirir hayatıma, öyle değil mi? Hem o zaman aşkın yanılsamaları da ortadan kalkar, yalnızken kendine her anlamda yetebilen bir kişi aşkı bulduğunda duygularından daha çok emin olur. Çevreme baktığımda insanların yalnızlığa katlanamadıkları, kendilerinden sıkıldıkları için birilerine kapıldıklarını ve bunu aşk olarak nitelendirdiklerini görüyorum. O kadar bunalmış oluyorlar ki sırf bir partnerleri olsun diye kendilerine ilgi gösteren ilk kişinin üstüne atlayıveriyorlar ve illüzyon başlıyor… Aşkın gerekleri yerine getiriliyor; romantik ortamlar, mum ışığında yenen yemekler, tokuşturulan kadehler, süslü paketlerden çıkan küçük hediyeler, dudaklardan dökülen şairane sözcükler, el ele yapılan yürüyüşler, şehvetli sevişmeler… Çok hoş… Lakin beklenti her zaman hayal kırıklığı getirir, bunu deneyimlerimle öğrendim ben, yalnızlıktan bunalıp aşka sığınan insanların o aşka çok fazla şey yüklediklerini gördüm, oysa yük denilen şey eninde sonunda ağır gelir, yorar, tüketir. Kendilerini âşık oldukları kişiye beğendirmek adına olduklarından başka türlü davranan kadınları, erkekleri gözlemledim, bir vakitler benim de aynı durumlara düştüğümü fark ettim; rol yaptığımı, farklı bir kimliğe büründüğümü, davranışlarımdaki sahteliği… Niye diye sorarsan? Karşılığını almak için tabii ki, beklentiler için…

- Beklenti içinde olmanın ne kötülüğü var ki, insanın sevdiği kişiyle bir şeyleri paylaşmak istemesi yanlış mı sence?

- Kendi kendine yetebilen iki insan bir araya geldiğinde beklenti olmaz, paylaşım olur. Kendi kendine yetemeyen iki insan bir araya geldiğinde ise beklenti artar ve paylaşım zoraki bir hal alır bana göre. Olmak ve yapmak arasındaki fark gibi. Sessizken ve hiçbir eylemde bulunmazken bile sevinç duyabilen, o anın içindeki sihre erişebilen insanlar vardır, onlar içsel anlamda o denli doludurlar ki canları sıkılmaz; olmak, mevcudiyete kalite getirir. Bir de sürekli bir şeyler yapma derdine düşenler vardır, içsel anlamda o denli boşturlar ki o boşluğu ancak belli aktivitelerde bulunarak giderebileceklerini zannederler, oradan oraya koşturur, programlar yapar, bir an bile sessiz ve sakin kalmaya tahammül edemezler, beklenti içindedirler hep ve bu yapıları ilişkilerine de yansır doğal olarak.

- Biraz daha açar mısın ne demek istediğini, daha doğrusu aşkla olan ilintisini.

- Aşk bir arayışın sonucunda gerçekleşmediyse, yani gerçekse, yanındaki insanın varlığı yüzeyde kalmaz, üç-beş kalp çarpıntısından ibaret olmaz, içine nüfuz eder, ruhunun derinliklerine ulaşır, bir tutku ya da bir duygu olmanın ötesine geçer. O insanın senin varlığını zenginleştirdiğini hissedersin, sana kendin olma özgürlüğünü verdiğini. Romantik bir aptal olmazsın o zaman, pek çok bakımdan senden farklı olan biriyle birlikte olmanın sorumluluklarının bilinciyle davranırsın, saçma sapan hayallere kapılmaz, güllerin yanında dikenler olduğunu da kabul edersin. Beklentisizce ve koşulsuzca seversin karşındaki insanı.

- Koşulsuzca sevmek derken neyi kastediyorsun?

- Düşünsene, onca büyük aşk bir süre sonra bitiveriyor ve birbirlerini çok sevdiklerini iddia eden o insanlar ayrıldıkları anda nefrete boğuluyorlar. Sevgi gerçekse bence asla nefrete dönüşemez. Demek ki bu durumda onlarınki koşullu sevgi oluyor; talepler, beklentiler karşılandığında sürüyor, karşılanmadığında sona eriyor. Yani, bir tür hesap kitap işi… Hesabın yapıldığı yerde duygu olur mu sence?

-

- Eeee?

- Bu noktaya nasıl geldin merak ediyorum.

- Kendimi sevmeden başkasını sevemeyeceğimi anladığımda…

- Peki, kendini sevmeyi nasıl öğrendin?

- Yaşadığım acı dolu deneyimlerin sonunda başkalarını ya da kaderi suçlamayı ve yargılamayı bırakıp hayatımın sorumluluğunu almaya karar verdiğimde. Çünkü, başkalarına yönelttiğim her yargılamanın ve suçlamanın ardında aslında kendi güvensizliklerim, değersizlik duygularım, kaybetme korkularım vardı. Beni incittiklerini, yaraladıklarını düşündüğüm insanlara karşı hissettiğim öfkeyi bile gerçekte kendime hissettiğimi fark ettim. Fark etmek çok önemli biliyor musun, farkında olmak ve hayata o farkındalıkla bakabilmek… Dönüşüm, farkında olmak ve sorumluluk almakla gerçekleşiyor çünkü. Bunu başardıkça kendimi sevmeye, kendime değer vermeye başladım, güvensizliklerim gitti, değişimimin etkileri yaşadığım her âna yansımaya başladı; hazırladığım sofralara kendim için koyar oldum çiçekleri ve mumları, yağmurlu havalarda balkona çıktığımda ıslak toprak kokusunu içime çekerek aldığım her nefese şükrettim, geceleri başımı gökyüzüne kaldırıp yıldızlara ve aya bakarken sonsuzluğun içinde küçücük bir kum tanesine benzediğimi düşünerek kendime acımak yerine genişlemeyi ve tüm evrenle bir olduğumu imgelemeyi öğrendim, en yakın dostumla sohbet eder gibi konuştum köpeğimle, bir çocuğun saçlarını okşarmışçasına okşadım saksıdaki çiçeklerimi, bağıra bağıra söyledim sözlerini ezberlediğim şarkıları, hatta tango bile yaptım Piazzolla’nın müziği çalarken… Bir başımayken artık sıkılmadığımı gördüm, meğer kendime tahammülüm yokmuş, kaçtığım, korktuğum kendimmişim… Ve aşkı aramamın nedeni bir başkasına sığınıp onun içinde kendimi kaybetme arzummuş… İşte bu yüzden şimdi aşkı aramıyorum... Son olarak sana çok özel bir kitapta yazan şu satırları okuyayım:

‘ Sadece bütünlük sevebilir, ve ancak tüm görkemiyle varoluşun bütün olma hali sevgiyi içine alabilir.. İnsan özgürlüğü, mutluluğu ve sevgiyi dışarıda arar, ama gerçekte bu içerideki bir serüvendir.. Oluşun aritmetiğinde iki yarım bir bütün etmez. Bu, noksanlığın karesi olur.’

- Ne diyeyim, aşkolsun sana...

18 Eylül 2011

Kadınlar


Sabahın erken saatleri… Dükkânların kepenkleri, evlerin perdeleri açılmamış henüz. Islak sokaklardan tek tük arabalar geçiyor. Ellerinde ekmek ve gazete sepetleri taşıyan apartman kapıcıları yürüyor kaldırımlarda. Görüntüsü bile soğuk havanın; bacalardan tüten dumanlar gökyüzünün griliğine doğru yükselerek sislere karışıyor, ağaçlar rüzgârla sallandıkça üzerlerinde tek tük kalan yapraklar da düşüyor, sokak köpekleri ıslanmış bir halde kıvrılacak kuytu bir köşe bulmak için geziniyor… Bir adam çıkıyor evlerin birinden, hızlı adımlarla arabasına doğru yürüyor. Aynı anda, otuz beş-kırk yaşlarında bir kadın fırlıyor evin balkonuna. Üzerinde incecik bir gecelik var, saçları darmadağın. Çıldırmış gibi koşturuyor balkonun bir köşesine ve elinde tuttuğu kırmızı elmaları adamın arabasına fırlatıyor, adam şaşkınlıkla kadına bakıyor, elmalardan biri adamın hemen yanından geçip arabanın ön camında patlıyor, diğerleri sokakta yuvarlanıyor. Kadın, atacak elma kalmadığında sağına soluna bakınıyor ve balkondaki masanın üzerinde duran metal bir kül tablasını alıp bu kez onu fırlatıyor, tabla arabayı ıskalayıp tangırtılar çıkartarak yere düşüyor. Adam, telaşla arabaya biniyor ve yerdeki tablayı ezerek hızla oradan uzaklaşıyor. Kadın, acı dolu bir ifadeyle adamın arkasından bağırıyor: “Ben sevgi istiyorum, ben sevgi istiyorum, sadece sevgi, başka bir şey değil!” Araba gözden kayboluyor. Kadın, dondurucu rüzgâra aldırmadan balkondaki sandalyelerden birine çöküyor, dağınık saçlı başını elleri arasına alıp sarsıla sarsıla ağlıyor.

Saçları kısacık, bakır rengine boyanmış. Üzerine bir bluejean ve mavi bir kazak giymiş. Kulağındaki küpeler ve boynundaki kolye de mavi taşlarla süslü. Elli yedi yaşında olduğunu söyleyince şaşırıp kalıyorum, en fazla kırkında gösteriyor çünkü. Nasıl böyle genç kalabildiğini soruyorum; hayatına sahip çıkabildiğini ve hep bir asi gibi davrandığını söylüyor, “Sevmediğim insanları da terk ettim, beni sevmeyenleri de, çünkü her iki durum da acı veriyor…” diyor. “İyi de, sevdiklerini terk etmek acı vermedi mi?” diye soruyorum. “O an tabi ki verdi, aylarca o acıyı taşıdığım oldu, kimini hatırladıkça hâlâ yüreğim sızlıyor, ama sevgiyi paylaşamadığım bir ortamda, bir dilenci gibi yaşamayı sürdürseydim daha çok acı çekerdim.” diye yanıtlıyor. Kadın bir sigara yakıyor, bakır rengine boyanmış kısacık saçlarını eliyle geriye doğru sıvazlayarak insanın içini sevinçle dolduran şen bir kahkaha atıyor ve “Ben en çok hayatı seviyorum galiba.” diyor.

İki kadın kuaförde karşılaşıyorlar. İlkin, fark ettirmemeye çalışarak aynada süzüyorlar birbirlerini. Kumral olan kadın, saçını yapan çocığa sessizce diğer kadının adını soruyor ve yanıtı alır almaz onun birlikte olduğu adamın eski sevgilisi olduğundan emin oluyor. Ani bir kararla yerinden kalkıp kadının yanına gidiyor ve beraberlikleri dönemine ait kışkırtıcı fotoğrafları ve mektupları kendisine yollayarak sevdiği adamla aralarını niye bozmak istediğini soruyor. Esmer kadının dudakları titriyor, gözü seğiriyor, kelimeler fısıltı halinde dökülüyor dudaklarından, “O, bana verdiği hiçbir sözü tutmadı, kaypaklık etti, ben mutlu olamadım, onun da olmasını istemiyorum.” diyor. Kumral kadın, “Benim ne suçum var peki?” diye soruyor. Esmer kadın yanıtlıyor: “Senin bir suçun yok, ama aramızda yaşananları bildiğin takdirde benim yerime sen ondan intikam alırsın diye düşündüm.” Kumral kadın, esmer kadına acıyor. Esmer kadın, kumral kadının karşısında eziliyor. İki kadın bir süre susup oturuyorlar. Sonra, ayrılırken birbirlerinin gözlerinin içine baktıklarında bir anlığına özlerini görüyorlar ve belki başka bir yerde, başka bir zamanda karşılaşsalar dost olabileceklerini düşünüyorlar.

Genç kadın arkadaşına soruyor: “Niçin onun karşısında ben, ben olmaktan çıkıyorum, niye kendime olan tüm güvenim gidiyor, neden küçük bir çocuk gibi tir tir titriyorum?” Arkadaşı bir an durup düşündükten sonra cevaplıyor: “Çünkü âşıksın.” Genç kadının gözleri doluyor, “Aşk; aciz kalmak, zavallı olmak demek mi yani?” Arkadaşı gülümsüyor, “Bizi hep tanrıdan korkuttular, öyle değil mi? Oysa, aşık olunca karşımızdakini tanrı gibi görürüz.” İki kadın birbirlerine sarılıyor ve kendi değerlerini hissettirmesi için tanrıya dua edip ona sığınıyorlar.

Coşku dolu bir kadın sesi çınlıyor telefonda, “Nasıl tuhaf geliyor anlatamam, daha önceki ilişkimde mücadele ederek koparta koparta almaya çalıştığım şeyleri o bana teklifsizce sunuyor. Duymak istediğim her sözcük ağzından dökülüyor, her hareketi yüreğimi ısıtıyor. Şaşırıyorum, alışık olmadığımdan belki de, kimbilir.” Onun adına çok seviniyorum, “Sen değişmiş olmayasın?” diyorum. “Evet” diye yanıtlıyor, “Ben değiştim, sevgiyi hak ettiğime inandığım anda çıktı karşıma, kendimi en çok sevmeye başladığım anda…” Kadın, cıvıl cıvıl konuşmaya devam ediyor telefonda. Öylesine özgür ve mutlu ki benim de içimde çiçekler açıyor, kuşlar ötüyor sanki.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” sında Maria, kendisine ölesiye aşık olan Raif’e şöyle der: “Dünyadaki tüm erkeklerden niçin bu kadar nefret ediyorum biliyor musun? Sırf böyle, en tabii haklarıymış gibi kadınlardan birçok şey istedikleri için. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kâfidir. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenileni vermek… Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey veremeyiz… Ben, bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musun?

Raif’in tüm bu sözlere karşı kendisini savunacak hali yoktur, o an ne dese Maria’yı ikna edemeyeceğini bilir ve sadece aşkı nasıl hissettiğini anlatır ona: “İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını beklemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz o bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk, dağıldıkça azalan bir şey değildir.”

Erkeklere hiç güveni olmayan Maria, zamanla Raif’in kendisine olan aşkının ve sevgisinin gerçekliğini hissettikçe ona olan duyguları da değişir, ama asıl önemlisi kendindeki eksikliği fark eder: “Şimdi, aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum.” der. “Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar sevdiğine bir türlü inanamadığım için sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Demek ki insanlar benden inanma kabiliyetimi almışlar. Kendi değerimi düşürmüşler gözümde. Ama şimdi inanıyorum… Sen beni inandırdın.”

Yağmurlu ve soğuk bir kış günü incecik bir gecelikle balkona fırlayıp sevdiği adama elmalar fırlatan genç kadın çaresizlik içinde bağırıyor: “Ben sevgi istiyorum, ben sevgi istiyorum, sadece sevgi, başka bir şey değil!”

Camı açıp ona seslenmek geçiyor içimden ama susuyorum. O sevgiyi kendi değerini anladığı gün bulacağını biliyorum... Yağmur hızlanıyor, bacalardan tüten dumanlar gökyüzündeki gri bulutlara karışıyor, ağaçlar üzerinde kalan son yapraklar da düşüyor yere…

kirazgokirmak@gmail.com

11 Eylül 2011

KG - Olmak, sadece olmak...


Kirli denizlerden çekilen ağlar gibiydi yalnızlık. Renksizdi rengi; hayalsiz ve solgunduk biz. Üç, beş duygu çırpınırdı, kıyıya vurmuş balık misali. Acısızdı acı; ümitsiz ve yorgunduk biz. Martılar süzülerek geçerdi yalnızlığın üzerinden. Sessizdi isyanları; yaralı ve kırgındık biz. 
 
Balıkçılar, ah o yoksul balıkçılar, onlar da yoktu, ne yazık. Kimsesizdik biz.

Karlarla kaplı damlara tek bir kuşun bile konmadığı o soğuk günlerde önce gökyüzüne, sonra içimize bakar ve yüreğimizin çatısındaki kırık kiremitlerin üstünde küçüklüğümüzü bulurduk, o masum çocuk halimizi… Mahzun bir bakış olurdu gözlerinde, terk edilmişliğin hüznüyle başını önüne eğerdi, küskünlüğünü sessizliğiyle gösterirdi. Ne yapacağımızı bilemezdik, bir başkası olsa, belki kucağımıza alır, saçlarını okşar, teselli ederdik, ama kendimize nasıl davranacağımızı bir türlü kestiremezdik. İçimizdeki suçluluk duygusu gitgide büyürdü, çocukluğumuz bir yanda, biz bir yanda, omuzlarımız düşmüş, içimizde bir burukluk, kalakalırdık…

Duygularımızı yaşamak yerine duygusallığı seçtik ya da zayıf görünmekten korkup o duyguları bastırma yoluna gittik. Akıl oyunları oynadık kimi zaman, mantıklı kararlar verdik.

Öfkelendiğimiz anlar oldu, bağırdık çağırdık, ama sonrasında hep pişmanlık duyduk veya dişlerimizi sıkıp soğukkanlı, olgun insanı oynadık. 

Acı çektiğimiz anlar oldu, gözyaşlarına boğulduk; günler, geceler boyu oradan oraya savrulduk ve sonra avunacak bir şeyler bulduk, acının üzerini örtüp oyalanmaya koyulduk ya da kuvvetli görünmek adına o yaşları içimize akıtıp derinlerde boğulduk.

Aşka düştüğümüz anlar oldu, ayaklarımız yerden kesildi, yanıp yanıp kavrulduk, aşık olmayı sahip olmakla eş tuttuk; sahip olduk, alıştık, bıktık; şayet olamadıysak kahrolduk.
Korktuğumuz anlar oldu, yalnızlıktan bitap düştüğümüz, değersizlik duygusuyla çırpındığımız, aczimize küfrettiğimiz anlar… 

Direndik… 

Mutluluğu sorguladık, mutsuzluğu kurcaladık. Şüpheciydik ve bir o kadar da güvensiz. İşte bu yüzden olana bir türlü kabul veremedik. Kıyısında durduk duygu denizlerimizin, içlerine dalıp yüzemedik. Yüzseydik, en diplere gitseydik, kucaklayabilseydik en karanlık suları ya da gözlerimizin kamaşmasına aldırmadan bakabilseydik o sularda yansıyan güneşe, öyle bir an gelecekti ki biz duygunun kendisi olacaktık; öfkeyse öfke, acıysa acı, aşksa aşk, korkuysa korku, mutluluksa mutluluk… Daha ötesi yok… Direnç de yok… Eksiltenin de, çoğaltanın da direnç olduğunu anlayacaktık, benim geçenlerde “ağrı” olmayı başardığımda anladığım gibi…

Evet, ben ağrı oldum. Gece, dayanılmaz bir diş ağrısıyla uyandım, hani insan çaresizlikten başını duvarlara vurmak ister ya, öyle bir ağrı… Hemen mücadele etmeye başladım; ilaçlar yuttum, dişimin üzerine rakılı pamuklar koydum, dinmediği için ağrıya küfrettim durdum… Ne yaptıysam hiçbir işe yaramadı. Sonra, yatağa yattım, gözlerimi kapattım ve ağrıyı hayal ettim. Karanlık, kapkaranlık bir bulut olarak imgeledim onu, giderek yoğunlaşan kocaman bir bulut… Ona doğru yürüdüm, yanına geldim, içine daldım, bütünleştik. Bir tek dişimde değil, tüm hücrelerimde hissediyordum artık ağrıyı, ben o olmuştum ya da o ben... Derken, uyuşmaya başladı her yanım, içinde bulunduğum bulut dağıldı, gözlerimi açtım, ağrı geçmişti.

Biliyorum, değişim direnç ortadan kalktığında gerçekleşiyor. Adına teslimiyet deyin, kabul deyin, ne derseniz deyin, ama direnç son bulduğunda yaşanıyor mucizeler.

Biliyorum, ellerimi açıp aşk için Tanrı’ya her dua edişimde yakarışlarıma bir yanıt gelmediyse nedeni benim aşka olan direncimdi. Aşkın sancısız yaşanmayacağına inanmıştım bir kere. O sancıların içine dalmaktan korkmuştum hep, aşık olmuştum, ama ben, kendim aşk olamamıştım bir türlü. Direncim, duygularımın üzerini buzlarla örtmüştü.

Karlarla kaplı damlara tek bir kuşun bile konmadığı o soğuk günlerde önce gökyüzüne, sonra içime bakar ve yüreğimin çatısındaki kırık kiremitlerin üstünde küçüklüğümü bulurdum, o masum çocuk halimi… Mahzun bir bakış olurdu gözlerinde, terk edilmişliğin hüznüyle başını önüne eğerdi, küskünlüğünü sessizliğiyle gösterirdi. Ne yapacağımı bilemezdim, onu bir vakitler korkusuzca yaşadığı duygulardan mahrum bıraktığımı, o yüzden böyle kırgın olduğunu anlayamazdım.

Artık anlıyorum, çünkü ben ağrı olup ağrımı dindirebildiysem, aşk olup aşkı yaşayabilir, mutluluk olup mutluluğu hissedebilirim. 

Şimdi biraz sessizlik gerekiyor. Duygu denizlerinin dibine dalıp kayaların arasına gizlenmiş istiridyeleri toplamak ve sakladıkları incileri çıkarmak için bu sessizliğe ihtiyaç var çünkü. “Olmak” uğruna girişilen bir şifa serüveninde duygularımızın barınağı olan kalbimizi bir güvercinin kanatlarına yerleştirip uçurmak ve yükselişini izlemek hiç bilmediğimiz yepyeni boyutları keşfetmemizi sağlayabilir. Tek başına yapacağımız bu yolculukta bir vakitler kirli denizlerden çekilen ağlar gibi hissettiğimiz yalnızlığımızın da, kıyıya vurmuş balık misali çırpınan duygularımızın da dönüşüme uğradığını fark edebiliriz. O zaman martılar süzülerek yanımızdan geçerken çığlıklar atarak selamlar bizi. Balıkçılar, el sallar aşağıdan.

Kimsesizliğimiz, kimliğimizi bulmanın sevinciyle dağılır. Ve biz, incilerden dizdiğimiz o paha biçilmez kolyemizi boynumuza takıp çevremize saçtığımız ışıkla herkesi büyüleriz.

Eğer sorarsanız, ‘Sessizlik nedir?’ diye. Cevap veririz: O, Büyük Ruh’un sesidir.”
(Bir Kızılderili atasözü)
http://www.pazenchi.com/i/images/gallery/hak.jpg
Kiraz Gökırmak


08 Eylül 2011

KS - M ü z i s y e n l e r . . .


http://img690.imageshack.us/img690/6348/muzisyenler.jpg

Kenan SİNANOĞLU

M ü z i s y e n l e r . . .

Akordeona
Kemanı da verdin mi
Komple orkestra . . .

- Yeter ve artar - 
 



27 Ağustos 2011

AS - Remezan Bayramı Tatili Zafer Tadıyla...


http://img855.imageshack.us/img855/365/hediyelik.jpg

Remezan Bayramı Tatili Zafer Tadıyla...

Rabbin
Emriyle
MEZeler gelsin
Açılsın şişeler
Nefisler şenlensin

BAY tanrı
RA
Müzelerde demlensin
Isınıp ısınıp ilahiler söylesin

Tam tamına dokuz gün
Ardına bakmadan kaçmaya
Tam altı gün yetmiş
İkramiyesiz dünya yaratmaya
Lokubi çukubiyle kaymaklı lokum
İçinden tren geçen bayramlara

Zafer Tadıyla

Zurnada peşrev
Adalette işlev
Fıstık yeşili söylev
Eksi puan teröre
Replik çalan içeriye

Beynini eken ekene
Arz talepten kilometre
Yeşeren ümitlere
Rüşvetsiz davetiye
Araya reklâm alana
Müzik lingi lingi
Islatmak gerek sevinçleri

Çifte bayramla
Çifte kavrulmuşla...

Ayten Suvak

ASlolan ASktır 

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjCjddZS6-llSfe-Ipuh5B2MyvXNWnX0dkbzhlon3zPoonyc53GSGjn9rgRXUZJ2YTbvMh9O_lh5GxB9Axe5OEru4n64vcbjBrqrWVIWXgkkjUaoMpU7bNZjPwPeRqsrY9RxAd1mxy4YQ/s320/kenan-mavikadin.jpg

http://img232.imageshack.us/img232/6046/mavili.gif

24 Ağustos 2011

KS - L o r i o t . . .


http://www.donquichotte.org/_storage/img/loriot2.jpg

Kenan SİNANOĞLU

L o r i o t . . .

Bir ince adam
Zekâ ve esprileri
Kalır âlemde . . .

- Dankeler Loriot'ya -
 
http://img219.imageshack.us/img219/4656/raug9.jpg
 

08 Ağustos 2011

KS - Bereketli Okullar . . .


http://img8.imageshack.us/img8/7651/kyenss.jpg


Kenan SİNANOĞLU

Bereketli Okullar . . .

Güneşi gören
Okullarımız vardı
Kapatıldılar . . .

- Gün gelsin, açılsınlar -

Köy Enstitüleri'ne ağıt - L i n k :
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetayV3&ArticleID=1059194&Date=08.08.2011&CategoryID=82


Köy Enstitüleri - L i n k :
http://tr.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6y_Enstit%C3%BCleri


Güneş Gören Okullar: Köy Enstitüleri - Osman ŞAHİN - L i n k :
http://www.turklider.org/TR/EditModule.aspx?tabid=803&mid=6257&ItemID=5888



.